20 Kasım 2013 Çarşamba

Cennet Elması


Komşumuzun bahçesinde vardı bir tanecik Cennet Elması ağacı. Başka da hiç bir yerde yoktu bu özel ağaçtan. Komşumuz seçilmiş olmalıydı, bahçesinde cennetten bir ağaç barındırdığı için. Çocuk gözlerim öyle bakardı bu komşumuza. 

Üstelik bahçe evlerinin arkasındaydı, başka evlerle sarılmış küçücük bahçedeydi cennet elması. Dışardan bakıp da izlemek mümkün değildi çiçeklerinin gelişimini, meyvelerin oluşumunu... Böyle olunca da benim gözümde gizemi daha da artıyordu. Ne olmuştu da cennetten bu bahçeye düşüvermişti acaba?

Pek nazlıydı da, dirhem dirhem verirdi meyvelerini. Yılda bir komşuluk payımıza 1 tane meyve düşerdi. Soluk yeşil, sepsert, çocuk damağımla yemesi imkansız, buruk mu buruk. Yine de beklerdim o mevsimi, cennet elmasının evimizi şereflendireceği günü. Kolay mı, cenneti elime alacaktım,  hayalimdeki cenneti onun içinde görmeye çalışacaktım, belki de bu kez cennetin tadını hissedecektim damağımda. Bekleyince olgunlaşırmış derlerdi, bekletirdik. Ama hep hüsran, ağızda kalan burukluk...

"Bizim iklimin ağacı değil" derdi babam, "ondan böyle". Olgunlaşıp tatlanamıyor. Kendi yerinde olsa çok tatlı çok güzel olurmuş.Cennet meyvesi bu, nasıl güzel olmasın ki? Ne gizemli, ne özel birşey bu. Babam bile yememiş bu meyvenin aslını, annem bile...


Yıllar yıllar sonra, -cennet elmasının cennetten düştüğünü sandığım o güzel günlere çoktan veda etmiştim- iç anadolunun bir şehrinde, soğuk bir akşam pazarının alaca karanlığında, tezgahlar dolusu domates görmenin şaşkınlığıyla kala kaldım. Benim ılıman şehrimde bile bu mevsimde bu domatesler olmazdı. Tezgahlara yaklaşınca anladım domates olmadığını, "Trabzon Hurması" dedi satıcı.

Trabzon hurması benim çocukluğumun cennet elmasıydı. Açık yeşil olarak zihnime kazılmış meyve kırmızıya yakın turuncuydu. Merekla aldım Trabzon hurmalarımı, cenneti tatmak için heyecanla evimin yolunu tuttum. Kabuklarının altı o aşina olduğum buruklukla karşıladı beni. Ama içi şeker mi şeker... 

Cenneti buldum mu diye merak ediyor musunuz? Dürüst olmak gerekirse, hayır bulamadım. Bir daha alma gereğini de duymadım. Ta ki evlenene kadar. Eşim çok seviyor bu meyveyi. Mevsimine ulaşınca sık sık geliyor evimize, tatlandırıyor damaklarımızı. Burukluk yine aynı. O nedenle, içini kaşıkla çıkarmayı tercih ediyorum, kabuğunu biraz etlice bırakıp. Ama burukluğu sadece ben fark ediyorum galiba, eşim olduğu gibi, kabuğuyla severek yiyor.

İşte böyle benim cennet elması hikayem. Taşımacılığın bu kadar gelişmediği, meyve ve sebzelerin uzaklardan taşınmadığı, o bölgenin toprağında ne yetişiyorsa onların satılıp alındığı çağın çocuğuyum ben, normaldir değil mi böyle bir hikayemin olması?

1 yorum:

Yıldız Çalışkan dedi ki...

Nasıl da severim bu meyveyi .........Resimler harika
ellerine sağlık......

Related Posts with Thumbnails